
Takvimler 1930 senesini imlerken, Denizli'nin Acıpayam ilçesi, Akşar beldesinde, tarihin seyrini değiştirecek benzersiz bir hayat filizlendi. Elektrik nedir bilmeyen, geceleri cılız gaz lambalarıyla aydınlanan bu mevkide dünyaya gelen Bayram Şit, darlığın, kıtlığın göbeğinde nefes aldı. Hayat burada hediye değil, tırnaklarla sökülen haktı. Bayram, beşikteyken üzerine serilen imkansızlık örtüsü altında serpildi; şahsiyeti yumuşak hamur misali değil, çekiç altında dövülen demir gibi sertleşti. Mayasında sisli duman değil, hayatta kalma güdüsünün vahşi direnci gizliydi. Küçüklük günleri, harman yerlerindeki tozlu sahnelerde geçti. Lakin istikbalini çizen an, pederinin kurduğu emsalsiz "kader mahkemesi" idi. Bir düğün vaktinde babası, ahaliye seslenip iki evladını kapıştıracağını haykırdı. Galip gelen pehlivanlık hırkasını giyecek, mağlup kalan ise saban ardında ter dökecekti. Solukların kesildiği demde, ağabeyiyle giriştiği cenk, Bayram için eğlence değil, varoluş kavgasıydı. Harman yerinde sırtı yere gelmeyen delikanlı, seneler ardından cihan devlerini yıkacak fırtınanın ateşini yaktı. Vakit ilerledikçe Bayram'ın ünü sınırları aşıp milli formaya erişti. 1951 senesinde istikamet, tarihin şahidi İskenderiye kentiydi. 1. Akdeniz Oyunları’nda sahneye çıktığında, içindeki ham kudreti, çağdaş güreşin ince sanatıyla bilemişti. İskenderiye’nin nemli hararetinde rakiplerini sahadan silerken, 63 sıklette taktığı altın nişan, yaklaşan kasırganın ilk habercisiydi. 1952, Helsinki’de "Beyaz Geceler"in yaşandığı devirdi. Bayram Şit, Töölö Salonu’na girdiğinde, kuzeyin dondurucu ayazına inat, içinde sönmeyen bir yanardağ taşıyordu. İlk turda Mısırlı rakibini, İskenderiye zaferinin ispatı gibi mindere çivileyip tuşla geçti. Hakemler ceza hanesine tek çizik atamadı. Peşinden Fransız teknik ustasını, cerrah titizliğiyle analiz edip net zaferle eledi. İsveçli rakibinin buzdan duvarlarını, Anadolu’nun balyoz gibi inen gücüyle parçaladı. Final virajında ise İranlı dev Givehchi ve Amerikalı Henson duruyordu. İranlı ile cengi, iki köklü geleneğin çarpışmasıydı; rakibini çaresizlik kuyusuna iterek yendi. Amerikalı rakibini ise minderin serin yüzüyle tanıştırıp tuş ederek, kürsünün zirvesine, şampiyonların şampiyonu sıfatıyla adını kazıdı. Zafer rehavetine girmeden, çeliğine su verilen kılıç misali keskinliğini koruyan yiğidin yolu, 1954’te güneşin doğduğu diyara, Tokyo’ya düştü. Dünya Şampiyonası meşakkatiyle gittiği bu ırak arazide, güreşin genetiğinin başkalaştığını, Japonların mindere akıl oyunları serdiğini gördü. Finalde karşısına dikilen Japon efsanesi Sasahara, kariyerindeki en sarp uçurumdu. Sasahara, "bacak kilidi" denilen kurnaz kapanla rakiplerini hareketsiz kılıyor, sarmaşık gibi sarıyordu. Bayram, tüm heybetiyle yüklense de bu yeni labirentten çıkış bulamadı. Göğsüne takılan gümüş madalya, altının ışıltısında olmasa da, dünya klasmanındaki sarsılmaz tahtının gümüşten nişanesi kaldı. Minderdeki bu uzun satrancın son hamlesi, 1956’da dünyanın diğer ucunda, Melbourne’de yapıldı. Ustalığının zirvesindeki Bayram, kaderin cilvesiyle yine ezeli rakibiyle yüzleşti. Japon rakip altına uzanırken, Bayram turnuvayı dördüncü bitirerek, aktif spor yaşamına başı dik nokta koydu. Minderden inmişti lakin güreş damarlarından çekilmedi. Şöhreti sınırları aşınca, Fransa Devleti bu büyük ustayı davet etti. İki sene Fransa Milli Takımı başında, Fransız güreşçilere sadece fani teknikleri değil, bir şampiyonun bükülmez ruhunu giydirdi. Eli değen her sporcu madalyaya uzanırken, bilginin sınır tanımadığını ispatladı. Sıla hasreti ağır basınca birikimini kendi köklerine, Türk Milli Takımı’na sunmak üzere yurda döndü; yüzlerce genci fırtınaya dayanıklı çınara çevirdi. Nihayet, her canlı gibi zamanın mutlak hükmüne boyun eğdi. Akşar’ın karanlık gecelerinden, ışıltılı arenalara uzanan 89 yıllık ömür, 29 Mayıs 2019’da Ankara’da bitti. Bir bahar günü, ardında parlayan madalyalar ve lekesiz bir miras bırakarak ebedi aleme göçtü. Cenazesinde saf tutanlar, sadece bir bedeni değil, bir devri omuzluyordu. Naaşı ebedi istirahatgahına taşınırken, Akşar’daki harman yerinden başlayan efsane, tarih sayfalarında silinmez mühür gibi asılı kaldı.
Bin dokuz yüz otuzda, Akşar’da yandı kandil,
Fakr u zaruret içre, susmuştu sanki her dil.
Cılız ışık altında, pişti tunçtan bu beden,
Haber verdi cihana, sarsılmaz şu gövdeden.
Pederi ferman verdi, kurdu kader sahnesi,
"Galip hırkayı giyer", buydu babanın sesi.
Harman yeri tozunda, kardaş ile tutuştu,
İstikbalin ateşi, bahtına gelip düştü.
Saban ardı değildir, minderdeymiş kısmeti,
İskenderiye gördü, tükenmez bu kudreti.
Elli birde parladı, Akdeniz’in üstünde,
Rakipler âciz kaldı, teknik ve sert büstünde.
Helsinki’de bu tarih, yeniden yazılınca,
"Beyaz Geceler" şaştı, Türk buraya dalınca.
Mısırlı ve şu Fransız, duramadı önünde,
İsveçli mağlup düştü, zaferin gür gününde.
Bir mülemma ışıktır, parlar er meydanında,
Cesaret ve ferâset, dolaşır her anında.
Minderin nakışını, dokur ilmek ve ilmek,
Maharet güçte değil, maharet onu bilmek.
İranlı Givehchi, çaresiz kaldı hemen,
Amerikalı Henson, diledi candan aman.
Şampiyonlar pîridir, yazıldı şu kürsüye,
Armağan etti zafer, şanlı Türk ülküsüne.
Elli dörtte Tokyo’da, Sasahara nâmı var,
Bacak kilidi denen, kurnaz ve sinsi duvar.
Gümüş madalya taktı, mübârek bu boyuna,
Asla leke sürmedi, Türk’ün asil soyuna.
Dest-i kudret sahibi, bükülmez bir bilektir,
Rakipleri eriten, ateşten bir yelektir.
Zekâsı keskin kılıç, tekniği bir kalkanı,
Hayran etti kendine, cümle garp ve şarkhanı.
Frenk mülkü davet etti, "Gel bize öğret" diye,
İlmini nakşeyledi, Garba büyük hediye.
Sonra döndü vatana, yetiştirdi gençleri,
Bükülmez çınarlara, çevirdi bu dinçleri.
Gönüllerin pasını, silen bir saykal idi,
Edep ve erkân ile, en güzel hayal idi.
Ne kibir var ne gurur, sâfî bir tevazudur,
Onun bütün hayatı, millete bir arzudur.
İki bin on dokuzda, veda etti cihana,
Kavuştu Bayram Hoca, rahmet-i bi-pâyâna.
Kırk iki satır yazdık, pîr-i pehlivanı biz,
Unutmaz er meydanı, silinmez derin bir iz.
