Tüm müzik tarihi boyunca en sevdiğim albümleri sıralamak ve listelemek biraz zor, uğraş gerektiren bir iş, ki sıralasam bile sıraladığım albümler hakkında ne yazacağımı bilecek kadar müzikal teknik bilgisine sahip değilim. Ben müzik sanatını, tüketicisini götürdüğü eşsiz dünyalar ve yaşattığı yeni tecrübeler, kişide yarattığı yeni duygular ve düşünceler yüzünden seviyor ve bu yüzden müzik sanatıyla ilgileniyorum, dolayısıyla değerlendirdiğim kriterler bunlar oluyor genelde. En sevdiğim albümler hakkında, kişide yarattığı duygular ve düşüncelerin ne kadar değerli olduğundan; veyahut tüketicisini götürdüğü dünyaların ve yaşattığı yeni tecrübelerin ne kadar eşsiz olduğundan bahsetmemin yeterli olmayacağını düşünüyorum nedense. Yani, sadece bunlardan bahsetmek ve en kült albümleri bunlar üzerinden değerlendirmek yeterli olmaz diye düşünüyorum, ama vokalin ne kadar iyi olduğu veya albümde kullanılan tekniklerin ne olduğunu, ne kadar iyi çalındığını bilmediğim için de sadece bahsettiğim unsurlar üzerinden değerlendirmekle kalıyorum. Bence ideal olanı hem bahsettiğim unsurlara değinmek hem de albümün müzikal olarak kalitesinden bahsetmek. Bilgi eksikliğimden dolayı ideal olanı gerçekleştiremiyorum, ideal olanı gerçekleştiremediğim halde en kült albümler hakkında yazılar yazmam onların hakkını veremeyişimle sonuçlanır, bu yüzden ''en sevdiğiniz albümler'' e göre nispeten kategorize etmesi daha kolay olan 2010'ların en sevdiğim albümlerini yazacağım. Ha, bunların da hakkını veremem büyük ihtimal, ama ''hakkını verememe'' olayı kült albümlerde göze daha çok batıyor ve çok daha büyük bir sorun haline geliyor. Bunların çoğu bahsettiğim kültler kadar klasik değil (In the Aeroplane Over the Sea, Kid A, OK Computer, Blood on the Tracks -Bod Dylan'da müzikalden ziyade bestecilik ve söz yazarlığından bahsedilmesi gerekiyor sanırsam, ne yazık ki o konuda da bir bilgim yok, fakat bu konuda müziğin en iyilerinden olduğunu biliyorum. Müzikle birazcık içli dışlı olan herkes bilir zaten, senelerdir makaleler yazılıyor adamın besteciliği hakkında.- Dark Side of the Moon, F♯ A♯ ∞, Beatles albümleri, Led Zeppelin albümleri gibi klasikler), bu yüzden birazdan bahsedeceğim albümler hakkında yazmayı, kült (biraz önce parantez içine alarak bahsettiğim nitelikteki kültleşmiş albümlerden bahsediyorum) albümler hakkında yazmaya kıyasla ''daha az sorun'' olarak görüyorum.
Swans - To Be Kind
Devasa bir fırtına To Be Kind. Yeri geldiğinde korkunç, yeri geldiğinde şiddetli ve saldırgan, yeri geldiğinde olabilecek en garip şekilde huzur verici, sanki bir orkestrayı, bir senfoniyi, bir ritüeli andırıyormuşcasına, yeri geldiğinde -aşk gibi- insanlığın en temel ihtiyaçlarına sarılan, yeri geldiğinde ise karşınıza ne çıkacağını kestiremeyeceğiniz ve her adımda içine daha da gömüleceğiniz koca bir bilinmezlik. Swans'ın kuruluşundan onlarca sene geçmesine rağmen grubun böylesine sıra dışı, yenilikçi ve epik bir eserle gelebilmiş olması başlı başına bir mucize. Özellikle Swans'ın beyni olan Michael Gra'nın 60 yaşındayken kariyerinin solup gitmesine izin vermemesi, 60 yaşına gelip de en iyi ihtimalle yarısına kadar dinleme sabrı gösterilen solo albümler yapmaması, bunun yerine müzikal dehasını ve yaratıcılığını kullanarak kendi zirvesine bu albümle imza atmış olması, müzik sanatının yüceliğinin tekil bir kanıtı.
YOUR NAME IS FUCK! FUCK, FUCK, FUCK, FUCK, FUCK, FUCK, FUCK, FUCK, FUCK! AAAAHH-LE-LE-LE-LUJAAHH!
Daughters - You Won't Get What You Want
Dinleyenini soktuğu atmosferi, yaşattığı duyguları hayatım boyunca başka bir albümde tatmadım sanırım. Her dinlediğimde sarstı beni. Kabuslarıma, korkularıma, anksiyete patlamalarıma malzeme oldu. Yıprattı beni ve her saniyesinden de çılgınlar gibi zevk aldım. YWGWYW, ilk saniyesinden kapanışına kadar sizi köşeye sıkıştıran, bu süre boyunca size sürekli saldıran, çizdiği manzaraların çok canlı olduğu, müziğinin götürdüğü yerlerin çok sert ve bıraktığı izlerin çok gerçek olduğu, insanı benzersiz dünyalara götüren ve kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir cehennem, 50 dakikalık el değmemiş saf bir kabus. Müzik sanatını zaman öldürmekten ziyade yaşattığı yeni tecrübeler, tüketicisini götürdüğü eşsiz dünyalar için seviyorsanız, eminim ki bu albüm sizi asla rahat bırakmayacak.
David Bowie - Blackstar
Müzik tarihinin görmüş olduğu en büyük isimlerden biri, David Bowie'nin vedası. Bowie, aramızdan ayrılmadan iki gün önce bizlerle bu büyülü albümü buluşturdu. Daha asil bir veda düşünülemezdi herhalde. İlginçtir ki, Bowie, ölümün yaklaştığını bilse de onda ölümün getirdiği çaresizlik yok, ölümü olgunlukla kucaklıyor, hatta ve hatta direkt ölüme meydan okuyup galip geliyor. Sanat ile ölümü alt ederek ölümsüzlüğe ulaşabilmek. Daha yücesi ne olabilir ki? Teşekkürler, her şey için.
Kendrick Lamar - To Pimp a Butterfly
To Pimp a Butterfly, gerçekten ''şaheser'' kelimesinin tam karşılığı. Akla gelebilecek en görkemli, en kompleks, en edebi, en orijinal, en dolu, en yıkıcı müzikal eserlerden biri. Anlattığı hikayesi, anlatış şekli, politik duruşu, her seferinde yenisini bulacağınız ufak detayları ve olabildiğince sivri mesajları ile dinlediğim en iyi albümlerden. Jazz, R&B, Soul, Elektronik, Afrika Halk Müziği gibi birçok türün de sınırsız imkanlarından faydalanarak ortaya çıkardığı müzik kalitesiyle bir sanat mucizesi olmayı başarıyor. Her anlamda devasa, her anlamda dahiyane, büyük ihtimalle de yapılmış en iyi hip-hop albümü.
Car Seat Headrest - Twin Fantasy
Şaşırtıcı olmamak üzere, her jenerasyon kendi sanat eserini yaratır ve Twin Fantasy de tam olarak bizim jenerasyonumuzun bir ağıtı. Bilgisayar neslinin heyecanlarını, kalp kırıklıklarını, korkularını ve hassasiyetlerini içeren bir albüm bu. Akıl almaz derecede kişisel, delirtici seviyede duygu yoğunluğuna sahip, herkesin içinde illa bir yerlerde kendisini bulacağı, dürüst, samimi, dahiyane ve duygulardan başka bir şeye yer vermeyen alternatif bir rock başyapıtı. Yapılmış en kusursuz, en etkileyici konsept albümlerden biri.
Slowdive - Slowdive
Bu kişisel bir tercih ve büyük ihtimal 2010'ların en iyi albümü arasında ilk 20'ye giremez, ama sonuç olarak ''en iyi'' değil, ''en sevdiğimiz'' albümleri konuşuyoruz. Shoegaze, çok sevdiğim türlerden biri. Hüzün ve neşenin birbirine karışması sebebiyle, içerdiği duygu yoğunluğu sebebiyle seviyorum. Slowdive ise kış mevsiminden ilkbahara kadar olan melankolik zaman diliminde her daim melankoli ihtiyacımı gidermiş, Shoegaze ile Dream Pop'un muhteşem harmonisini yakaladığı mükemmel bir albüm.
Blood Incantation - Hidden History of the Human Race
Hidden History of the Human Race, içinde uzay temasını barındıran çok iyi bir Tech-Death Metal albümü. Albüm, 36 dakika gibi kısa bir zaman dilimine hitap etse de, 36 dakikaya sıkıştırdıkları müziğin doyuruculuğu ve akıcılığı gerçekten inanılmaz ve muazzam. Death Metal oluşu sebebiyle çok ağır, çok şiddetli, çok ezici ve kırıcı seslere sahip ama bu seslerin hepsi temiz ve dediğim gibi, akıyor. Normalde Death Metal türüne pek aşina değilim ve ne yalan söyleyeyim, pek de sevmem; fakat bu albüm diğer Death Metal gruplarına göre daha progresif tarzda olduğu için bu durum albümü sindirmemi kolaylaştırdı. Özellikle Inner Paths (to Outer Space) müziğinde, kozmik seslerle uzay boşluğuna salınıp şaşkın şaşkın etrafa bakarken progresifliğin hüznüyle kahrolmaya bayıldım. Death Metal türüne aşina olmayan, ama bu türe başlamak için iyi bir örnek arayan veya janranın genel olarak ne olduğunu merak edenler için sağlam bir örnek, göz atılabilir.
We Lost The Sea - Triumph & Disaster
Triumph and Disaster, dünyanın çöküşünü post apokaliptik bir gözle resmeden bir albüm. Bu albümün anlattığı hikaye bir çocuğun hikayesi kadar saf, anlattığı hikaye ise yıkım ve trajediden ibaret. Gezegenin çöküşünü karmaşık gitarların ve çarpıcı renklerin merceğinden anlattığı üzücü bir aşk mektubu bu. Bu albüm, gezegen ve gezegen üzerindeki tüm insanlar için bir ağıt düzeyinde. Yalnızlık, aşk, kaybolmuşluk, boşluk gibi duyguları tek bir şarkıya sığdırmayı başarmış; aynı zamanda albüm, Departure Songs'da olduğu gibi iklim krizi, aşırı tüketim, izolasyon, sevgi ve güven kaybı gibi temaları ve olayları ele almaktan da çekinmemiş. Hissettirdiği duygulardan ötürü Post-Rock en sevdiğim janra zaten, bu da janra içerisinde oldukça başarılı.

[img='https://i.hizliresim.com/vwgw9a.png',none,372][/img]
Queens of the Stone Age - ...Like Clockwork
Queens of the Stone Age'nin en olgun ve en çok düşündüren albümü bu sanırım. Önceki albümlerine göre çok daha depresif, çok daha karanlık bir albüm. Bunlar kötü özellikler değil tabii ki. Bu temaların harmanlanmasıyla ortaya çıkan eser harika ve çok kaliteli. Şarkı yazımı iyi ve enstrümanlar iyi performe edilmiş. Çok bir şey yazamadım bu albüm hakkında çünkü yazının başında bahsettiğim müzikal teknik bilgisi bende pek yok, bu albüm de müzikal teknik ile öne çıkıyor sanırsam. Neden çok sevdiğimi açıklayamasam da 2010'ların en sevdiğim albümlerden biri oldu. Hayatta bir gün karşıma seveceğim biri çıkarsa ona I Appear Missing'deki ''I haven't a thing unless I have you'' ve ''I never loved anything until I loved you'' sözlerini göndereceğim.
Nick Cave & The Bad Seeds - Ghosteen
Ghosteen, tıpkı Twin Fantasy gibi; albüme duygulardan başka bir şeye yer verilmemiş. Albümün kendisi masalsı, spiritüel bir büyüye sahip, aynı zamanda acıtan mistik duygulara, kedere, kişinin kendisiyle, kendi acısıyla hesaplaşmasına ve kefaretine. Sun Forest, çok güzel bir şarkı. Sözlerini çevirmeye çalışsan işin altından başarıyla kalkana dek saatlerini harcayacağın coşkulu bir şiir karşındaki. İmgesel sözleriyle ve ambiyans dokunuşlarıyla umut dolu göklere, hatta cennete kadar çıkarıyor bu yüce şarkı. Evet, bu şarkının, hatta bu albümün sözlükteki tek karşılığı ''yücelik'' olacaktır. Yüce albüm, yüce sanat eseri.