O zaman daha farklı bir soru ile devam edelim kimler bu paradigmalarını değiştirip değiştirmeyecek insanlar. Eğer her cahil bir değilse, potansiyel sahibi olup olmayanı ne belirliyor? Zeka mı, karakter mi, yetiştirilişinde edindiği bir takım disiplinler mi? Yoksa birşeyler doğuştan veya 0-6 yaş arasında ki devrinde mi belirleniyor?
Açıkçası benim de merak ettiğim bir şey bu. Genetiğin bir dereceye kadar etkisi vardır ama ana etken olduğunu zannetmiyorum. Diğer etkenler ise oldukça çeşitli. Karakter diyorsun mesela ama karakter denilen şey, o kadar kapsamlı ki, bir açıklama için yetersiz.
Paradigmalardan oluştuğumuz ve bunların durduk yerde değişmediği belli. Ancak bu paradigmaların hepsi de aynı değil. Örneğin soyut kesinliği reddetme, yani kanıt isteme olayı, elde edilebilecek en iyi yeteneklerden birisidir. "Kanıt" denilen şeyi hemen her insan istediğini söylüyor ama bundan kastettikleri farklı.
Kimi insan için, bu bir yakınından duyduğu bir dedikodu oluyor. Örneğin "Bilmem nerede tanıdığım var, şunları şunları söyledi," diyor. Bu tanıdığın söyledikleri, kendi aklındakine yatkınsa bunu bir kanıt olarak görüyor. Değilse, sadece dedikodu ve güvenilmez deyip geçebiliyor.
Başka birisi için, güvendiği bir gazete veya kişi tarafından yazılmış bir şey oluyor. Karşıt bir gazeteden veya kişiden bakıyorsa, yalan oluyor. Olayların kendilerini incelemek yok yani, onları kimin dediğine bakma var. Bu aşırı yaygın bir durum ve kulaktan dolma bilgilerin mantıksızlığı hakkında ikna edebilsen bile, bunu genellikle aşamıyorsun. "Senin dediğini X yazmış, o yüzden geçersiz," deniliyor.
Başka pek çok versiyonu ve seviyesi de var elbette. Bilişsel önyargı da deniyor bu duruma.
Wikipedia'da açıp bakınca, onlarca önyargı tipi görülebiliyor.
Bilim gibi eleştirel yaklaşan tutumlar, bu önyargıların olabildiğince farkında olmaya çalışıyor. Örneğin,
2015 senesinde Nature'da yayımlanmış bir yazı doğrudan bu konuyu ele alıyor. Yazıda da denildiği gibi, insanlar kendini kandırma konusunda oldukça yetenekli.
Nullius in verba, İngiltere'deki köklü bilim topluluğu Royal Society'nin mottosudur. "Take nobody's word for it / Kimsenin sözüne inanma" anlamına geliyor. Zaten bilim de bunun üstüne kurulu. İnsanların sözüne güvenmek yerine, tekrarlanabilir yöntemler oluşturuluyor. İnsanın elindeki en iyi, doğruyu bulma aracı olmasının sebebi de bu. Sonuçta insanlar yalan söyleyebilir ve hata yapabilir.
Diğer bir mesele, insanların istatistiklerden anlamaması. Bilimsel bir disiplini hakkını vererek okuyan birisi (Türkiye'de hemen hiç kimse bunu yapmıyor), örneklem denen şeyin ne kadar önemli olduğunu bilir. Yeterince büyük olmalıdır, rastgele seçilmelidir, her grubu içermelidir. Bu şekilde sapmalar engellenir ve daha sağlıklı bir sonuca ulaşılır.
Mesela, sadece kendi çevresinde gördüğü şeylerden tespit yapıyor çoğu insan. A grubu kişiler böyledir diyor. Oysa A grubundan gördüğü kişiler sadece kendi çevresindekiler. Başka yerlerdekilerin farklı olabileceğini, kendi çevresinin sadece küçük bir kısmı temsil edebileceğini düşünmüyor. Şöyle anlatılabilir. Bir insan çevresinde gördüğü hemen her Kazak'ın 1.80 üstünde olduğunu fark ediyor ve bütün Kazakların uzun olduğu sonucuna varıyor. Oysa sadece onun bulunduğu bölgeye göç etmiş Kazaklarda görülen, küçük bir genetik varyasyon bu. Kazakların genelini yansıtmıyor.
Yani, istatistiki bir düşünme şekli gerekiyor.
Nullius in verba ve istatistiki düşünme biçimi, her insanda olması gereken iki özellik. İnsanların vardığı bir çok yanlış sonuç, bu ikisinin eksikliğinden kaynaklanıyor. Ancak bunlar da yoktan var olan tutumlar değil. İkisinin de kökeninde, belli bir paradigma yatıyor. O da, dünyaya analitik bir şekilde yaklaşmak. Dünyayı inceleme ve anlama isteği. Elbette her insanda bir derece anlama isteği var ama analitik şekilde yaklaşanlarda, çok daha fazla. Parçalarına ayırma ve parçaların ne işe yaradığını anlama var.
Bunun kökenine inilirse, küçükken bu davranışa teşvik etme ve besleme olayı çıkıyor. Mesela çocuk nereden geldiğini sorarsa, onu ayıplamak veya konuyu geçiştirmek yerine, yaşına uygun bir şekilde bunu açıklamak (Kişisel bir anı olarak, bana yapılan buydu ve beş yaşındayken bile insanların nasıl ürediğini biliyordum). Genetiğin de rol oynadığı fikrindeyim çünkü mesela, otizm spektrumunun işlevsel kısmında kalan kişiler, dünyada örüntü arama yeteneği açısından gelişmiş oluyor. Örüntü dediğimiz şey ise insanların dünyayı analitik olarak anlama biçimi. Bir not olarak, pek çok bilim insanının, otist olmasalar bile, otistlerde görülen belli özelliklere -daha hafif bir şekilde- sahip olduklarını belirtmeliyim (İkisi için de kaynak: Kötülüğün Anatomisi, Simon Baron-Cohen).
Bunlar işin bir kısmı. Bu alanda yetkin bir psikolog çok daha iyi açıklayabilecektir. Keşke bulsak bir tane siteye
İşin diğer boyutunda, sosyal çevre yatıyor ve bu da çok kapsamlı bir konu. Toplum tarafından bu konularda kabul edilen standartlar ve paradigmalar da etkiliyor. Daha fazla bir yorum yapmak istemiyorum çünkü elimdeki veriyi yetersiz buluyorum.
---
Bir de anekdotları mutlak kanıt olarak görenler var ki onları hiç sorma.
Benim ilgimi çeken bir nokta, kendisine bu olaylar açıklansa bile, gözünün önündekini reddeden kişinin psikolojisi. Paradigmaların farklı olduğundan bahsetmiştim. Bu tarz analitik bir paradigma eleştiriye daha açık oluyor ama dış bilgilere ve uyuşmayan kanıtlara çok daha kapalı pek çok paradigma da mevcut. Bunlardan birisi din ve dini düşünme tarzı. Bu paradigmanın kökeninde soyun kesinlik yatıyor. Soyut kesinlik benimsendiği için de, herhangi bir kanıt -ne kadar empirik ve fazla olursa olsun- yeterli olmuyor. Doğrudan reddediliyor. Düşününce çok büyüleyici bir olay.
Bir yerde anlayabiliyorum, sonuçta gökten düşmedim ve bu toplumdaki belli düşüncelere ben de önceden sahiptim. İnsan, çarpık bir kanıt bazlı düşünmeye sahip olduğu için, hemen her şeyi destekleyici bir şey olarak yorumlayabiliyor. Benzer şekilde, siyasi olaylarda somuttan öte soyut bir inanç ağır bastığı için, kanıtın reddi var.
Tam anladığımı yine de söyleyemem. Çok farklı yöntemlerle düşünüyoruz.
İşin komik yanı, pek çok farklı ve çatışan çevre, kanıttı, gerçekti, inançtı vb. konuşuyor ve karşı tarafı bunların olumsuz olanlarıyla itham ediyor. Öte yandan kendisini iyi olanlarla övüyor. Bu yüzden sözlere inanmıyorum ben

Doğruyu bulmada işe yaradığını bulduğum bir yöntemi izlemek (
Nullius in verba, istatistiki düşünme biçimi, bilişsel önyargıların farkında olmaya çalışma) daha mantıklı geliyor.
Not: Bir yerde, bu körcahil kişilerden alınabilecek en iyi intikamın, onları anlamak olduğunu düşünüyorum. Onların zihinlerini parçalarına ayırarak anlarsan, onların neden bu şekilde davrandığını öğrenebilirsin. Böylece onların en büyük kozu olan istekli cehaleti ellerinden almış oluyorsun. Bilinen şeyle savaşılabilir. Cehaletleri, nedenleriyle beraber, göz önüne serilebilir. Örneğin
şu araştırma, alt-righter tiplerin mantığını anlamaya yardımcı oluyor. Ne kadar gelişmemiş bir düşünme biçimi yüzünden böyle davrandıkları gözler önüne seriliyor.
Bu tarz insanların basitliğini ortaya çıkarmak tatmin edici bir şey.