Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Mustafa Çakmak

KocaYusuf53

Kahraman Baykuş
Üstat Kullanıcı
images - 2025-04-24T164310.077.jpeg




Mustafa Çakmak, Türk güreşinin sarsılmaz devi, Sivas’ın yiğit evladı, “Büyük Mustafa” ve “Kuvvet Birimi” olarak cihana nam salmış bir efsanedir. 1909’da Zara’nın Devehisar Köyü’nde doğan bu mert pehlivan, 1999’da İstanbul’da hayata veda ettiğinde ardında bir destan bıraktı. Mindere adım attığında rakiplerinin yüreğine korku salan, ahlakıyla gönülleri fetheden bu mütevazı kahraman, “Türk gibi kuvvetli” sözünü dünyaya kazıdı. Onun hikayesi, azmin, inancın ve insanlığın zaferidir. 90 yıllık ömrüne sayısız zafer, örnek bir duruş ve yüzlerce öğrenci sığdıran bu kıvırcık saçlı, esmer yiğit, 1966’da Fahri Er’in *Sivaslı Yiğitler* kitabında ölümsüzleşti. Çakmak, minderde bir fırtına, hayatta ise bir abide olarak Türk güreşine çağ mühürledi.

1909’da Sivas’ın Zara ilçesine bağlı Devehisar Köyü’nde gözlerini açtı. Zara, İmraniye, Hafik, Suşehri ve Koyulhisar’ın halkı gibi, o da geçim darlığının gölgesinde büyüdü. Ama Zara, Türk güreşinin beşiğiydi; gençleri köylerde akranlarıyla güreşerek çelik gibi bilenirdi. Mustafa da bu ateşten doğdu, güreşe gönül verdi. Genç yaşta ekonomik zorluklar onu İstanbul’un yollarına düşürdü; o sırada, ileride “Büyük Mustafa” ve “Kuvvet Birimi” olarak anılacağını bilmiyordu.

İstanbul’da Beşiktaş Kulübü’nde minder güreşine yöneldi. 1930’da Kumkapı’da idmanlara başladı. Olağanüstü kuvveti ve kabiliyetiyle rakiplerini “çakmak gibi parlayarak” devirdi; bu benzetme onunla özdeşleşti. İstanbul Birincilikleri’ni, ardından Türkiye Birincilikleri’ni bir bir kazandı. Türk güreşinin parlayan yıldızı olmaya hazırdı.

Türk Milli Takımı’nda 16 yıl fırtına gibi esti. 87 kiloda mindere çıktığında, rakipleri korkudan titrerdi. “Bel kündesi” onun imzasını taşıyan bir hamleydi; bu kündeden kurtulan güreşçi nadirdi. Allah’ın bahşettiği güçle, daha mindere adım atmadan rakiplerini sindirirdi. 1932’de Balkan Şampiyonası seçmelerini birincilikle geçti ve 3-4-5 Kasım 1932’de İstanbul’da düzenlenen 1. Balkan Güreş Şampiyonası’nda rakiplerini ilk güreşlerinde ezdi. 1933’te Moskova’daki Rus-Türk karşılaşmalarında tarih yazdı. 18 Temmuz’da kalabalık bir salonda, seremonide bile yüreği kıpır kıpırdı. “Moskof’u ezerek yenmek” istiyordu. Ruslar misafirperverdi, ama Çakmak onlara ısınamamıştı. Güreş başladığında, arkadaşları rakiplerini bir bir deviriyordu. Sıra ona geldi. Heyecanını gizledi, iri rakibi karşısında sakin durdu, ilk hamleyi Rus’a bıraktı. Rus, Çakmak’ı alta alınca kendine güvendi, ama nafile. Çakmak, başüstü alttan kalktı, kol çekip rakibini altına aldı. Yavaşça bel kündesini doldurdu; rakip müthiş bir çığlık attı. Künde atılmış, Rus sırtüstü yatıyordu. Hakem düdüğü çaldı, ama Rus kalkamadı; bel kemiği kırılmıştı. Moskova, Leningrad, Ivanova, Gorki ve Harkov’da Stapona, Şolak ve Raduk gibi Rus pehlivanları bir bir teslim aldı. Çakmak, “mutedil güreştikleri için hıncımı alamıyordum” diyecekti.

1934’te 3. Balkan Şampiyonası’nda, 1935’te 4. Balkan Şampiyonası’nda, 1937’de 5. Balkan Şampiyonası’nda ve 1940’ta bir diğer Balkan Şampiyonası’nda Yunan, Yugoslav, Romen ve Bulgar pehlivanları silindir gibi ezdi geçti. Beş Balkan Şampiyonluğu kazandı. O yıllarda Balkan Şampiyonaları, Avrupa Şampiyonaları’ndan farksızdı. Takımda başka Mustafa olmamasına rağmen, ona “Büyük Mustafa” dediler. Yabancı antrenörler Paul Peter ve Finlandiyalı Pellinen’in öğrettiği teknikler, doğuştan gelen gücüne güç kattı.

1936’da Rusya Turnesi’nde Moskova, Leningrad ve diğer kentlerde beş galibiyet aldı. Aynı yıl Berlin Olimpiyatları’nda serbest ve grekoromen stilde Türkiye’yi temsil etti. 1938’de Ankara’da İsveçli efsane Axel Cadier’i devirdi, adını efsaneler arasına yazdırdı. 15 Ağustos 1938’de Peşte’de Macar rakibi Kaşe’yi tuşla yere serdi. 1939’da Oslo’daki Avrupa Şampiyonası’nda 87 kiloda finale yükseldi. Rakibiyle berabere kaldı, ama tartıda ağır geldiği için ikinci oldu. O dönemde Avrupa ikinciliği, dünya şampiyonluğuna eşitti; çünkü Avrupa ve Türkiye dışında güreş geriydi. 1933 ve 1936’daki Rus-Türk karşılaşmaları, Türk Takımı’nın üstünlüğünü dünyaya kanıtlamıştı.

1940’ta Kahire’de Türk-Mısır Milli karşılaşmasında Mısırlı Abdülhalim’i beş dakikada tuşladı. Lübnan, Fransa ve ABD’de yaptığı, basına fazla yansımayan “pankreas” kapışmalarıyla ününü perçinledi. 1944 yazı, Çakmak’ın kariyerinde bir başka destansı sayfa açtı. İstanbul’un Beşiktaş ilçesindeki Şeref Stadyumu, senenin en büyük müsabakalarına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyordu. Eski amatör ve yeni profesyonel güreşçi Büyük Mustafa, eski Türkiye başpehlivanı Tekirdağlı Hüseyin’le karşı karşıya gelecekti. Haftalardır halk arasında bir dedikodu fırtınası yaratmıştı bu karşılaşmalar. Herkes aynı soruyu soruyordu: Acaba Tekirdağlı mı galip gelecek, yoksa Büyük Mustafa mı?

Tekirdağlı Hüseyin, eski yağlı güreş pehlivanlarından biri olarak supleks ve burgularıyla nam salmıştı. Paris’te Palais des Sports salonunda Bulgar bir pehlivanı devirmiş, yurda döndüğünde Avrupa’dan gelen rakipleri bir bir alt etmişti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında adını altın harflerle yazdırmış, Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nde dokuz yıl üst üste başpehlivan olmuş, 1936-37-38 yıllarında Eminönü Halkevi tarafından düzenlenen Türkiye Serbest Güreş Şampiyonası’nda altın kemer almıştı. Ancak teknik açıdan Mustafa’ya göre zayıf olduğu söylenirdi. Çakmak ise Avrupa ve Balkan şampiyonluklarında edindiği tecrübeyle, minder üzerinde kurduğu sağlam köprüler ve ustaca saltolarıyla rakiplerini yere çivilerdi. Hüseyin’den birkaç kilo ağır olan Mustafa’nın onu kaldırıp saltoya alması zor olsa da, Çakmak’ın acı kuvveti her zaman galip gelirdi. Hüseyin, alafranga güreş tekniklerinde usta değildi; bu, Çakmak’ın avantajıydı. Ama Hüseyin’in çayırdaki direnci ve deneyimi, onu korkutucu bir rakip kılıyordu. Müsabakalar, adeta bir ateş çemberi gibiydi; tüm sırlar Şeref Stadyumu’nda çözülecekti.

25 Haziran 1944’te Şeref Stadyumu’nda büyük bir kalabalık toplandı. Üç müsabaka yapıldı: İlk olarak Mülayim, Sındırgılı İbrahim’i 12 dakikada yendi. Ardından Çatalcalı Recep, Arabacı Mehmed’i 30 dakikalık mücadele sonunda hakem kararıyla geçti. Günün en beklenen karşılaşmasında ise Büyük Mustafa, Tekirdağlı Hüseyin’le karşılaştı. 90 dakika süren bu çetin mücadele berabere bitti. Büyük Mustafa, önde gelen bir Türk amatör güreşçisiydi ve 1939 ile 1947’de Avrupa Amatör Grekoromen Şampiyonası’nda ikinci olmuş, eski bir Olimpiyat sporcusu olarak profesyonel güreşe geçiş yapıyordu. Bu müsabaka, onun yeni arenadaki ilk büyük sınavlarından biriydi.

2 Temmuz 1944’te yine Şeref Stadyumu’nda müsabakalar devam etti. Ramisli Niyazi, Beşiktaşlı Mustafa’yı yenerken, Büyük Mustafa, Mülayim’i mağlup ederek gücünü bir kez daha gösterdi. Seyirciler, Çakmak’ın azmine ve kuvvetine hayran kaldı.

30 Temmuz 1944’te Şeref Stadyumu’nda çok büyük bir kalabalık toplandı. İlk müsabakada Büyük Mustafa, Manisalı Halil’i yendi. Ancak günün ikinci karşılaşmasında Tekirdağlı Hüseyin, Hayrabolulu Süleyman’ı alt ederek gücünü ortaya koydu. Bu müsabaka, iki dev pehlivanın arasındaki rekabeti daha da alevlendirdi.

6 Ağustos 1944’te Şeref Stadyumu’nda bu kez daha küçük bir kalabalık vardı. Pehlivanköylü Mustafa, Babaeskili İbrahim’i yendi. Günün ana müsabakasında Büyük Mustafa, Tekirdağlı Hüseyin’le karşılaştı. 32 dakikalık bir mücadele sonunda Çakmak, Hüseyin’i mağlup etti. Grekoromen kökenli olduğu için Hüseyin’den ufak olmasına rağmen, ayakta karşı karşıya geldiklerinde üst vücut kuvvetiyle rakibini adeta ezdi ve yere fırlattı. Çakmak’ın bu üstünlüğü, minderin tartışmasız hâkimi olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bu, Tekirdağlı Hüseyin’in Türkiye’deki profesyonel kariyerinin 10. yılında kaydettiği ilk ve tek yenilgisiydi. Ancak Hüseyin, sonraki müsabakalarda çareyi bacaklara çalışmakta buldu ve bu stratejiyle Çakmak’a karşı direnmeye çalıştı.

10 Ağustos 1944’te Şeref Stadyumu’nda bir kez daha karşı karşıya geldiler. Tekirdağlı Hüseyin, Büyük Mustafa’yı 27 dakikada tuşla mağlup etti. Çakmak, bu sonucu asla kabul etmedi; hakemlerin yanlı tutumuyla yenildiğini düşünüyordu. Bir yazıyla galibiyetin kendisine ait olduğunu iddia etti ve iki pehlivan arasında pazar günü Şeref Stadyumu’nda nihai bir maç daha yapılmasını talep etti. Ancak Hüseyin bu teklifi kabul etmedi. Çakmak, “Hakemlerin yanlı kararları olmasaydı, bu maçın galibi ben olurdum” diyerek meydan okumasını sürdürdü.

1947’de Prag’da Avrupa ikinciliği kazandı. Aynı yıl Ankara’daki 19 Mayıs Stadyumu’nda Tekirdağlı Hüseyin’le güreşi, senelerce unutulmadı. 1948 Londra Olimpiyatları’nda grekoromen stilde mücadele ederken başından, bir başka kaynakta boynundan, ağır bir yara aldı. Doktorlar devam etmesine izin vermedi; yoksa madalya kaçınılmazdı.

Sporu bıraksa da durmadı. İstanbul Bölgesi’nde güreş antrenörü ve Milli Takım kamp müdürü oldu. Güreş töresinde çırak yetiştirmek kutsal bir vazifeydi; Çakmak, bunu aşkla yaptı. 1950’lerde dar omuzlu, kalın baldırlı bir genci minderlere çıkardı. Antrenörler alay etti: “Bundan güreşçi mi olur?” Ama bu genç, azmiyle 1967 ve 1968’de Avrupa Şampiyonu, 1967’de Dünya Şampiyonu olan Sırrı Acar’dı. Çakmak, yüzlerce gence güreş sevgisi aşıladı. Fatih’teki İstanbul Güreş İhtisas Kulübü’nde Sucu Mehmed Ali, Adnan Yurdaer, Çoban Mehmed ve Hüseyin Erkmen’le en iyi sporcuyu yetiştirme yarışında hep önde oldu.

Kumkapı’da başlayan yolculuğu, disiplinli ve tutumlu bir yaşamla taçlandı. Genç yaşta Soğanağa’da dört katlı bir ev sahibi oldu. Spor yazarı Dr. Tarık Özerengin, bu evin kiracılarındandı. Özerengin’in eşi Naciye Hanım, spor yazarı Ali Gümüş’ün öğretmeniydi. Gümüş, ev ziyaretlerinde Çakmak’ı gördü; kalın kollu, geniş omuzlu, robot gibi yürüyen bu yiğit, onu büyüledi. 54 yaşında bile dinçti; dine bağlı, mazbut, ağırbaşlıydı. Gurur ve riya onun kapısından giremezdi. Büyüğüne saygı, küçüğüne sevgiyle yaşadı. Necmi Tanyolaç gibi gazetecileri yetiştiren Özerengin’e kol kanat gerdi.

30 Ekim 1999’da aramızdan ayrıldı. Maltepe Camii’nde kılınan öğle namazıyla Karacaahmet’te annesinin yanına defnedildi. Cenazesinde, Yalova Gökçedere Beldesi Belediye Başkanı olan öğrencisi Sırrı Acar, oğluyla oradaydı. Bu an, Çakmak’ın mirasının canlı nişanesiydi. 90 yıllık ömrüne zaferler, ahlak ve vefa sığdırdı. Rahat uyu, Büyük Mustafa; senin adın, Türk’ün kuvvetiyle sonsuza dek yankılanacak.
 
Üst