Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Rahmetli Durali Altun Anısına

KocaYusuf53

Kahraman Baykuş
Üstat Kullanıcı
FB_IMG_1776371580736.jpg






Geredeli Durali Altun Pehlivan’ın Anısına...

Bin dokuz yüz kırk yedi senesinde Gerede'nin serin sinesinde, rüzgârlarıyla yıkanan yalçın tepesinde Sarıoğlu definesinde taze bir fidan yeşerdi, kemmiyeti az lakin ferâseti deryaları aşan bir kudret bu fani bedene erdi. Tabiatın çetin lisânıyla şekillenen bu civan, kuvvetiyle değil aklının keskinliğiyle bilenen eşsiz bir pehlivan. İri yarı bir dağ kütlesi yahut hasmını salt ağırlığıyla ezen bir et yığını değil idi, rüzgârda râm olup eğilen lakin fırtınada asla kırılmayan narin bir söğüt dalı gibi idi. Küçük yaşından beri güreşin sihirli ritmine kapılarak serin çayırlara aktı, damarlarındaki kan hasırın da üzerinde ter dökmek sevdasıyla yandı, tutuştu, hasımlarını yaktı. Yirmi yaşına varıp askerlik vazifesini tamamladığı saat, İzmirli Kara Ali Çelik isminde bir ustanın sînesinde buldu şefkat. Bu mürşit, gence pazu kuvvetiyle hasmını yıkmayı değil, fırtınanın yönünü sezmeyi ve asırlık kayaları sabırla ufaltmayı eyledi nasihat. Durali, ustasının nezâretinde rakiplerinin her adımını bir şâhin keskinliğiyle ezberlerdi, incecik kollarındaki gücü aklın çarklarında inceltip sabırla derlerdi. Hasmının zayıf yanlarını karanlıkta parlayan bir ateş böceği gibi sezerdi, her hamleyi sığır derisine ilmek ilmek işleyip koca devleri hasırlara sererdi. Çıraklık demleri, çeliğin suyu emerek esneklik kazanması gibi müstesna bir sanattı, kaba kuvvetin çaresizce diz çöktüğü yerde onun ince ferâseti rüzgârlara kanattı. Takvimler bin dokuz yüz yetmiş bir senesini gösterdiğinde, Kırkpınar'ın târîhî çayırlarında fırtınalar estirerek başpehlivanlık zirvesine ismini yazdı, bedeninin inceliğine aldanan nice devasa pehlivanın mağlubiyet denen mezarını zekâsıyla kazdı. Bin dokuz yüz yetmiş üçte Gerede çayırlarında Ordulu Davut Yılmaz ile tutuştuğu cenk, hantal bir kayanın kendisini usulca aşındıran deli bir pınarla çarpışmasına denk. Neticede devrilmedi iki çınar, yenişemediler, erlik destanına mağrur bir mısra daha eklediler. Bandırmalı Sabri Acar'ı yahut Akhisarlı Arap Mustafa'yı aklının amansız kıskacına sardı, ince pazuları rakiplerinin direncini yutan çelikten bir sarmaşık misali kardı, adımı yere değdiğinde arz sarsılmazdı belki lakin kıvrak zekâsı hasmının aklını aldı. Lakin kaderin puslu tezgâhında örülen kara bir iplik, yirmi yedi yaşında ayağına bağlandı, gençlik ateşinin getirdiği hezeyanlar ansızın patlayan ateşli bir silahın nârıyla buğlandı. Acımasız bir kurşunun feryadıyla, cihânı titreten bu destansı serüven vaktinden epey evvel kesildi, yeşil çayırların hasretiyle yanıp tutuşan taze fidan amansız bir kederle ezildi. Kendi dertli lisânıyla, "Bu hayatta tek pişmanlığım pehlivanlığı erken bırakmaktır, içim hep buna yanar" diyerek, sînesinde hiçbir vakit küllenmeyen bir yangını sakladı, feleğin bu insafsız sillesi yiğit yüreğini hakladı. Zirveleri mesken tutan ince kanatlı bir şâhinin yeryüzünün kasvetine çakılması gibi mahzun bir vedaydı, efsane makamına ramak kala adı dudaklarda yarım kalmış dertli bir sevdaydı. Güreşin yeşil hasırını bırakıp akabinde hayatını Gerede'nin serin bağrında sürdürdü, Samsun ve İstanbul güzergâhında kervanları ağırlayan bir aşeviyle vaktini güldürdü. Yıllarca şu mütevazı hanesinde, içindeki bitmeyen pehlivanlık ateşini hâtıralarının külleriyle besledi, er meydanının bitmez hasretini esen poyrazın nefesine yükleyip sesledi. Lakin ecel şerbeti her fani kul gibi nihayetinde kendisinin dudaklarına da değdi, bu amansız firak koca dağların ulu başını hüzünle eğdi. On altı Nisan iki bin yirmi altı perşembe günü, güreş camiası kemaliyeti noksan kalan bu efsaneye ağladı, yüreklerini amansız bir hicran ateşiyle dağladı. Öğle vakti Yeni Camii'nde kılınan namazın ardından Sarıoğlu köyünün sessiz sînesine serildi, yarım kalmış bir destan nihayetinde ebedi sükûnete erildi. Mevla gani gani rahmet eylesin, melekler bu yiğidin kabrine cennet râyihası üflesin.
 
Üst