Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Realizm vs. Romantizm

Feindbild

無欠の果て
Üstat Kullanıcı
Romantik edebiyatta, ahlaki ve ideal açıdan ‘doğru’ olanın ne olduğu bellidir. Karakterler sık sık ideal kişilerdir veya buna dönüşürler. Öte yandan realist edebiyatta, ahlaksal açıdan belli bir doğru verilmez. Farklı bakış açıları ve hikayeler anlatılır. İdealin ne olduğu da aynı şekilde belirsizdir. Karakterler ideal insanlar değil, hataları ve eksikleri olan kişilerdir.

Mangalar ve animelerde romantik eserlere, Naruto, One Piece, Fairy Tail, Boku no Hero Academia, Kimetsu no Yaiba... yani neredeyse bütün savaş şonenleri verilebilir. Aynı zamanda, Claymore da bir romantik eserdir çünkü işlenen şeyin sertliği değil, yukarıda bahsedilen kriterler bunu belirler. Kimi bazı örnekler arasında Bakemono no Ko, Kill la Kill, ReLife, Stüdyo Ghibli eserleri eklenebilir. Edebi olarak romantik bir esere Yüzüklerin Efendisi verilebilir.

Mangalar ve animelerde realistik eserlere, Shingeki no Kyojin, Gantz, Homunculus, Ghost in the Shell, Neon Genesis Evangelion, Shinsekai Yori, Black Lagoon verilebilir. Edebi açıdan Buz ve Ateşin Şarkısı bu türe bir örnektir.

Siz bu iki türden hangisini tercih ediyorsunuz veya daha iyi buluyorsunuz? Sebepleri nelerdir? Okuduğunuz&izlediğiniz medyuma göre bu değişiyor mu? Örneğin, mangalarda romantizmi tercih ederken, romanlarda realizmi tercih etme durumu veya tam tersi.
 
Realizm derim. Yazarın sürekli bize gösterdiği doğru yerine hangisinin doğru olduğuna ben karar verebilmek isterim.

Mangalarda genellikle romantizmi, romanlarda realizmi tercih ederim. Mangaları değişik evrenler ve güçleri görmek için okuduğumdan arka plandaki olaylara pek dikkat etmem. Bu yüzden ana karakterin hedefi neyse onu takip ederim. Ama SnK gibi mangalarda kesin haklı taraf olmadığından hangi tarafı istersem tutabilirim.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Realizm odaklı eserler daha kaliteli olsalarda insanı psikolojik açıdan yoruyorlar. Bu yüzden genellikle romantikleri tercih ediyorum diyebilirim.
 
Edebiyat alanındaki örnekleri genişletelim mi önce. ;)

Coşumcular (Romantikler):
Goethe
Victor Hugo
Montesquieu
J.J. Rousseau
Voltaire
Lord Byron
Schiller
Puşkin
Andre Gide
Aleksandre Dumas
Namık Kemal
Ahmet Midhat Efendi

Gerçekçiler (Realistler):
Gustave Flaubert
Balzac
Stendhal
Tolstoy
Turgenyev
Dostoyevski
Charles Dickens
Mark Twain
Jack London
Hemingway
Gogol
John Steinback
Halid Ziya Uşaklıgil
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Reşat Nuri Güntekin

Daha çok realistleri okuyorum gibi duruyor. Ama romantikleri de severim. Yine de oyum realistlerden yana. Ortam fark etmiyor pek, sineması animesi benim için bir, ortada bi hikaye varsa daha çok realist. Ama resimde, müzikte vs değişebilir. Onları hiç karıştırmıyorum.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Realist akımın psikolojik incelemeleri ve hayat sorgulamaları kesinlikle çok lezzetli oluyor. Bu konuda karşı çıkan olacağını pek sanmam. Ancak romantik akımın içerdiği mesaj, yaptırdığı sorgulamalar, dikkat çektiği bazı konular vb. de çok güzel oluyor. Bu açıdan ikisinin de gerçekten kuvvetli yanları olduğunu söylemek gerekiyor.

İşin diğer yanında, günümüzde realizm ve romantizmin iç içe geçtiği pek çok eser var. Örneğin yakın bir örnek olarak, Bleach'i ben böyle bir eser olarak görüyorum. İlk başta antagonist olan Soul Society daha sonra korunan bölge haline geliyor fakat zamanla onun içindeki çok daha karanlık yanlar ortaya çıkıyor ve insanı sorgulamaya itiyor. Örneği, ben manganın sonunda iyi adamlar kazandı diyemem.

İşin diğer yanında, örneğin Naruto romantik bir eser olsa bile, içinde realist yanlar da mevcut. Hashirama ve Madara'nın durumları bir yerde, tarihsel, materyal koşullarla açıklanıyor. Onları kurduğu köy sisteminin neden hem koşulsal olarak başarılı hem de nihai açıdan başarısız olduğu vurgulanıyor. Neredeyse bütün kötü karakterlerin kendi hikayeleri ve haklı tarafları bayağı vurgu yapılarak açıklanıyor.

Bu arada realistler daha karanlıktır veya "daima daha olgundur" algısını da yıkmak istiyorum. Örneğin, Berserk görüp görebileceğiniz en karanlık, en vahşet dolu mangalardan bir tanesidir. Bu yanlarına rağmen oldukça zor konuları olgun bir şekilde de ele alır. Lakin saf halde olmasa bile romantik bir eserdir çünkü iyi ve kötünün ne olduğu net bir şekilde bellidir. Bunu da tek bir resimle açıklayabilirim.

fuck-fuck-griffith-griffith-30456295.png
 
Realizm hikayenin üzerine serpilen güzel bir sostur, iyi bir şekilde uygulanırsa insanı gerçekten de düşünmeye ve sorgulamaya iter. Böyle olunca hem karakterler hemde hikaye olduğundan daha kompleks bir yapıya bürünür. Ama bu realizmin her zaman en iyi seçenek olduğunu anlamına gelmiyor. Eğer düzgün işlenemez ise bir eseri olduğundan daha kötü gösterebilir bana göre. Son zamanlarda da çok popüler oldu bu yaklaşım fakat sırf bu sebeplerden ötürü romantizmin daha boş ve niteliksiz gösterilmeye çalışılmasının çok yanlış olduğunu düşünüyorum.

Romantizm klasiktir, klişedir falan ama güzel işlendiğinde insana büyük bir haz ve doygunluk hissi verir. Bu hikaye anlatıcılığının uzun zamanlardan beri devam etmesi ve hala daha insanlara dokunabilmesi onun ne kadar eşsiz olduğunu anlamaya yeter. Örneğin Yüzüklerin Efendisi serisi romantizmin zirvelerindendir ve bana yaşattığı duyguları çok az eser yaşatabilmiştir. En çok karşılaştırıldığı eserlerden biri olan Buz ve Ateşin Şarkısı daha realizme yatkındır mesela fakat benim için bir LotR etmez. Kötü bir seri değildir tabi ki fakat şöyle bir en sevdiğim eserleri düşününce bir çoğu romantizme daha yakındır diyebilirim.
 
@Ronny

Yalnız realist eserler duygusal olmayacak diye bir kaide yok ki? Örneğin, 150 yılı aşkındır insan duygusunu çok iyi anlatmasıyla övülen ve birçok insana dokunmuş olan Dostoyevski bir realisttir.
 
@Ronny

Yalnız realist eserler duygusal olmayacak diye bir kaide yok ki? Örneğin, 150 yılı aşkındır insan duygusunu çok iyi anlatmasıyla övülen ve birçok insana dokunmuş olan Dostoyevski bir realisttir.
Öyle bir şey demedim zaten. Duygusallıktan ziyade daha gri bir çerçeveden bakılıyor olaylara ve karakterlere genellikle. Bu empati yapmayı güçlendiriyor belki fakat destansılığı, epikliği azaltıyor biraz. Her eser için geçerli değil tabi bunlar ama benim hissiyatım biraz daha bu yönde. Kişiden kişiye değişir tabi verdiği zevkler, ikisininde ayrı bir tadı var neticede.
 
Romantik eserler gücü, başarıyı iyilik-kötülük ekseninde açıklamaya yatkınlar(bu iyilik her zaman kazandırır demek değildir) İyilik ve kötülüğü cisimleştirmeyi severler. Bunun sonucunda neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verilmiş ve bunların üzerinden oluşan bir dünya görüşü sunulmuş olur. Öyle ki yeri geldiğinde bu amaçla tutarlılıktan taviz verilir(bu da "şu şöyleyken bu nasıl böyle olur yeaa" diyenlerle "gemici zihniyetiyle Titanik izlenmez kurgu bu" diyenler arasındaki kıyasıya savaşın sebebidir) Bu tip eserlerin maddi açıdan incelenmesi bazen gereksiz olmaktadır.(Tolkien'in yazdığı savaşlarda kötülerin ordularının lojistiği nasıl hallettiğini bilmememiz onun da bunu anlatmak için çaba harcamaması gibi) Çünkü yaratıcının esas önemsemesi gereken resmettiği idealleri ve hissettirdiği duygulardır. Romantik bir eserde ihmal edilmesi sorun olamayan bu gibi çoğu şeyin realist bir eserde ihmal edilmesi benim için büyük sorun yaratır. Örneğin Shingeki'de "Devler varken nasıl duvarlar kuruldu? Devlerden önce kurulduysa devler yokken neden kuruldu?" sorusu yanıtlanmak zorundayken, Beyblade'de kullanıcılar gaza geldikçe topaçların neden daha hızlı döndüğü açıklanmayadabilir. Barry Lyndon filminde geçtiği dönemin adetleri, tavırları ve düşünce yapısı karakterlerde olabildiğince titiz işlenirken, Cennetin Krallığı'nda ancak bugünün insanından beklenecek karakter özellikleri ilk kez köyünden çıkan bir şövalye adayında görülebilir. Bunlar da sırıtmaz.

Eserin yorumu tüketene bırakması, Nuri Bilge Ceylan'ın deyimiyle mesajını, hikayesini bir hap gibi sunmaktan kaçınarak ayakları yere basan bir dünya kurması ; bize de bu dünyada yaşanan hikayeyi yansıtması tercihimdir. Genel kompozisyon kadar detaylara özenilmesine dikkat ederim. Tutarsız gördüğüm her noktasına laf ederim. Bu yüzden realist eserlere daha yatkınım. Yaratıcı, eserinde daha çok yaşananları göstermelidir. Bize çıkarmamız gereken dersleri anlatma gayesi gütmemelidir. Tabi realizmin bir sos olarak kullanılmasını (bu Ronny'nin mesajına gönderme değildir) daha doğrusu kullanılmaya çalışılmasını genellikle hoş karşılamışıyorum. Pesimist yaklaşım, gerçekçi olmak demek değildir. İyi olmaya çalışmak aptallıktır mesajı, aptalca ve zararlıdır. Şu aralar sık rastladığım bir yanılgı.

Zannediyorum içten içe romantik eserleri yansıttıkları ideallerinden dolayı hem propaganda hem de kaçış eserleri olarak görüyorum. Bunlar elbette zevkli ve kişilik açısından faydalı olabilir ancak dünyayı anlamamızda rehberimiz olamazlar. Evrenimiz hiçbir sistemin daimi olamadığı kaotik bir yapıdadır. Lakin insan aklı şaşmaz idealler edinmek istiyor. Dünyayı idealize edilemez olarak görüp; başkalarının ideallerinin süslü sunumlarını okumaktan, öğrenmekten hoşlanmıyorum. Romantik eserlerde verilen duygu sanki koşullandırma için orada duruyor. Bu yüzden "falanı okudum-izledim artık filanı seviyor-nefret ediyorum" tarzı laflar duymak çoğu zaman beni geriyor. Edindiği görüşe katılsam da katılmasam da. Bir eseri tüketirken daha çok olayları nedensellik üzerinden tahlil edip, beklentilerimi ona göre oluşturuyorum. Hikaye ana fikir çerçevesinin içine sıkıştırılmışsa böyle bir tahlil hem gereksiz hem sıkıcı oluyor.

Tabii bunlar demek değil ki romantik eserler kötüdür veya hiçbir şekilde tutarlılık beklenemez. Örneğin ilk yorumda adı geçen Claymore kadar beni tatmin eden manga okumadım.
Claymoreların gücü yoma adı verilen canavarlara duyulan nefretle orantılıdır. Claymorelar da yoma-insan sentezinden oluşur. Serinin esas kötüsü Priscilla yomalardan en çok nefret eden kişidir. Bu nefreti onu hem bir yomaya dönüştürmüş hem de diğer tüm Claymorelar ve yomalardan daha güçlü hale getirmiştir. Nihayetinde ölümü de Clare'in(ana karakter), Priscilla'nın yomaya dönüşmesine sebep olan Teresa'ya olan sevgisi ile dönüştükleri daha güçlü varlığın elinden olmuştur. Bu yenilgi basitçe "sevgi nefretten güçlüdür" düşüncesinin üstüne kurulsa da alt yapısı epey sağlamdır.

Priscilla gücünü nefretinden alırken, o kadar güçlü olabilmesi için kendisinden bile nefret etmeliydi. Bu da onun içten içe öldürülmeyi istemesine sebep oldu. Dönüşümünde potansiyel Claymoreları koruyabilmek için bilinçsizce, küçük kızları görememe gibi bir kısıtlama ekledi. Böylece onu yenebilecek birisi o güce gelene kadar kendisi tarafından fark edilemeyecekti. Clare ise diğerlerinin aksine dönüşümünü bir yomanın değil sevdiği tek kişinin, Teresa'nın parçaları ile gerçekleştirdi. Bu onu çeyrek yoma yaptığı için güçsüz kıldı. Seri boyunca bu handikabı ile boğuştu. Lakin seri sonunda içine mühürlenen Teresa ile bambaşka bir dönüşüm geçirdi. Yomalardan nefret etse de sentezlendiği varlığı herşeyden çok seviyordu. Bu yüzden ikisinin uyanışını sevgileri tetikledi. Bu uyanışın yeterli foreshadowingi(ipuçları) de bulunmaktaydı.

Priscilla gücü kendisine yetebilecek tek kişi olarak Teresa'yı tanıyordu. Bu yüzden kendini devamlı Clare'in kokusunu takip ederken buldu. Clare de intikamı için onun peşindeydi. Buluşmaları böylece kaçınılmaz hale geldi.

Ayrıca Clare'in sevgisi olmasa Teresa Claymorelara isyan etmeyecekti. O asilik etmese Priscilla henüz gücü yetmezken Teresa ile dövüşmeyecekti. Onunla genç zamanında dövüşmese uyanmaya zorlanmayacaktı. Teresa yeni tanıştığı sevgi ile yumuşayıp açık vermese Priscilla'nın uyanışında gafil avlanmayacaktı. Priscilla uyanıp Teresa'yı öldürmese Clare intikamcı bir Claymore olmayacaktı. En başta Teresa'yı asi haline getiren sevgisi olmasa Clare onun parçaları ile Claymore olmayacak ve Priscilla'yı yenemeyecekti. Clare'i Teresa öldüğü sırada görmemesini sağlayan kısıtlamanın nefretinden kaynaklandığını yazmıştım. O nefreti olmasa ne uyanınca Teresa'yı öldürecek güce gelebilecekti, ne de onun peşine o inatçılıkla düşebilecekti.

Böylece üçünün kaderi birbirlerine sevgi ve nefret ekseninde muntazam bir şekilde düğümlenir. Sevgi ve nefret birbirini güçlendirir ama bu alt metin doğrudan dillendirilmez. Seri geri kalan hikayelerinde de aynı yapıyı korur. Bu yapı verdiği iyi duygular bir yana, estetik açıdan bile oldukça hoş. Simetrik ve zengin motifli bir geometrik desene bakmak gibi.

Lakin bunun yanında Priscilla daha önce İsley'in planı sayesinde de hiç nefret-sevgi düğümüne bulaşmadan alt edilmiştir. Bir ihmal sonucu Priscilla daha da güçlenerek yeniden toparlanmıştır. Böylece seri gerçekçi bir yazıma da kapalı bir evrene sahip olmadığını gösterir.
İyi yazıldıklarında kişiyi etkileme güçlerine, yazdıklarıma rağmen hayranlık duyuyorum. Mesajını ve mesajını ifade etme yöntemini ucuz bulmazsam okurken pek rahatsızlık duymuyorum.

Sonuç olarak arada bir romantik çoğunlukla gerçekçi işler ilgimi çekiyor.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
izlediğim okuduğum serilerde hep romantik şeyler hoşuma gider.

Ancak bunlar belli bir gerçekçilik içerisinde olmalı, izlediğim okuduğum eserde tutarlı olmalı aynı zamanda. Dolayısıyla her ikisi de diyorum.

Duygusal bir insan olduğumdan romantizme daha yakınım, illa birini seçeceksem.
 
Ben eğer içimdeki duyguları ifade etmeye çalışıyor, içimi dökmek istiyorsam mesela bu konuyla alakalı yazdığım şiirde romantik bir havayı tercih ederim.
Ama eğer karşımdakine farklı bakış açılarını sunup -biraz doğrularımı ifade etsem de- kendisinin anlattıklarımdan bir sonuç çıkarmasını, onun üzerinde düşünmesini istiyorsam realist bir üslup takınırım.
 
Üst